Bayram Cigerli Blog

Bigger İnfo Center and Archive
  • Herşey Dahil Sadece 350 Tl'ye Web Site Sahibi Ol

    Hızlı ve kolay bir şekilde sende web site sahibi olmak istiyorsan tek yapman gereken sitenin aşağısında bulunan iletişim formu üzerinden gerekli bilgileri girmen. Hepsi bu kadar.

  • Web Siteye Reklam Ver

    Sende web sitemize reklam vermek veya ilan vermek istiyorsan. Tek yapman gereken sitenin en altında bulunan yere iletişim bilgilerini girmen yeterli olacaktır. Ekip arkadaşlarımız siziznle iletişime gececektir.

  • Web Sitemizin Yazarı Editörü OL

    Sende kalemine güveniyorsan web sitemizde bir şeyler paylaşmak yazmak istiyorsan siteinin en aşağısında bulunan iletişim formunu kullanarak bizimle iletişime gecebilirisni

Kocaman bir merhaba herkese :)/Kültür - Sanat/milliyet blog



Ne kadar uzun zaman oldu bloguma içimi dökmeyeli. Neden yazmıyorum diye hiç sormadım kendime, ama ne zaman içimden yazmak gelse anlayamadığım bir içgüdü durdurdu beni, ta ki Bülent Bey mesaj atana kadar. Sanki birinin beni harekete geçirmesini bekliyormuşçasına bir an evvel akşam
 olmasını istedim. Çünkü ne zaman yazmaya başlasam huzur doluyor içime, o yüzden de saatlerin geçmemesini, bir an için zamanın durmasını istiyorum. Vakit bu vakittir diyorum ve başlıyorum naçizane fikirlerimi sizinle paylaşmaya :)

İstanbul Modern Sanat Müzesi'ndeki "Magnum Fotoğrafları ile Türkiye" sergisi harikaydı (maalesef 20 Mayıs'ta bitti). 16 Magnum fotoğrafçısının 1940'lardan bu zamana farklı zamanlarda çektikleri Türkiye fotoğraf karelerini içeriyordu. En çok Ara Güler'in fotoğraflarını beğendim ben :) Ama farklı segiler de var ve kütüphanesi muhteşem tasarlanmış, eğer yolunuz Kabataş-Fındıklı istikametine düşerse mutlaka uğrayın.

Söz ve Müzik isimli romantik komedi filmini vizyona girdiği ilk günlerde izledim ve öyle keyif aldım ki anlatamam. Zaten, Hugh Grant ve Drew Barrymore'u çok severim, ne kadar da çok yakışmışlar birbirlerine, tam bütünlük sağlanmış yani. Yine tüm maharetlerini ortaya koymuşlar ve süper bir film çıkmış ortaya. Bir de o kadar şekerler ki, tanısaydım ancak bu kadar yakınlık duyardım herhalde. İzleyin ve imkansıza yakın olan bir şeyi nasıl da başardıklarını görün, şimdiden iyi seyirler :)

İlk defa AKM'de İstanbul Modern Folk Müzik Topluluğu'nu (çok sesli halk müziği konseri) dinledim. Neler mi çaldılar; Fincan'ın Etfafı (Diyarbakır), Sevdan Olmasaydı (Orta Anadolu), Dostum Dostum (Sivas), Evlerinin Önü Mersin (Isparta), Niksarın Fidanları (Tokat)... Toplam 18 türkü, bir de ısrarlarımıza dayanamayıp söylediler, onunla beraber 19 türkü oldu :) 1, 5 saat nasıl da geçti, doyamadan bitti konser, nasıl da muazzamdı, canlı orkestra çok farklı oluyor inanın, tadı damağınızda kalıyor, çünkü aniden bitiveriyor :) iletişim: ist_dev_mod_folk@yahoo.com.tr

Gelelim tiyatroya -sanki tüm sanat dallarını icra ediyorum :P- Dünyanın Ortasında Bir Yer isimli oyunu, DT Taksim Sahnesi'nde güneşli bir cumartesi günü 15:00'de izlemeye başladım. Buraya kadar her şey normal gibi :) Oyuna ara vermeye 5 dakika kala aniden her yer karardı, oyuncular sahnede 5 dakikadan fazla öylece kaldılar, kimse açıklama yapmayınca biz de ne olduğunu anlayamadık. Sonra yavaş yavaş perdeler kapandı, herkes hareketlendi ama kimseden doğru düzgün açıklama gelmedi. Sonunda bir görevli buldum ve elektriklerin gittiğini o yüzden oyunun yarıda kesildiğini öğrendim ve inanamadım. Nasıl olur böyle bir şey, jenaratörde mi yok kocaman tiyatroda, inanılır gibi değil doğrusu! Yaklaşık 35 dakika bekledikten sonra salona toplandık ve bir beyefendi açıklama yaptı "Elektrikler kesildiğinden dolayı oyunumuza devam edemiyoruz, herkesten özür dileriz, isterseniz paranızı alabilir veya başka bir oyunla biletinizi değiştirebilirsiniz." Şaka gibi değil mi? Peki paramı verdiniz, benim tiyatroya ayırdığım zamanı nasıl karşılayacaksınız? AKM'yi yıkmak istiyorlar ya -arsayı satıp otel inşa edeceklermiş- önce diğer birimlere jeneratör alsınlar!!! Çok acı, çooook!!! (Paramı hesabıma iade etmişler, iletiyle de haber vermişler; eyvallah) Yani oyundan bir şey anlamadım :((

Leyla ile Mecnun'u izledim ve ağladım! Muhteşem bir gösteriydi, herkes harika oynadı harika, o kadar kalabalıktı ki sahne, özellikle kıyafet ve koreografilere bayıldım. Yüreklerine sağlık hepsinin, nasıl içten oynuyorlardı, nasıl da yüreklerini koymuşlar bu yola tüylerim diken diken oldu çoğu zaman! 3 tane Mecnun, 3 tane Leyla yeterdi bence, fazla olmuş sanki :) Tabii bilemem, takdir onların...
Sezon kapanışını, Yetkin Dikinciler'in de oynadığı Müfettiş isimli oyunla ve ısrarla Taksim Sahne'sinde izledim -bu sefer elektrikler gitmedi- ve bir kez daha tiyatrocularını ayakta alkışlıyor olmanın gururunu yaşadım. Oyun harikaydı, bir sonraki sezon mutlaka izleyin, özellikle anlatmıyorum ki izlerken sefasını sürsün herkes. Oyun çok zekice yazılmış ve çok güzel betimlemeler yapılmış, tek kelimeyle harikulade. O yüzden de şiddetle tavsiye ediyorum :D

Eğer İstanbul'dan biraz uzaklaşmak isterseniz Cam Ocağı Vakfı'na gidip doğayla başbaşa kalabilir, hem de camın -tabii ilgi alanınıza giriyorsa- ne tür evrelerden geçtiğini gözlerinizle görebilirsiniz :) Beykoz'dan, Öğümce'ye giden otobüslere biniyor ve hemen kapısında iniyorsunuz. Riva Nehri'nin kıyısında haftasonu mangal yapıyorlar, çok keyifli oluyor :) Orada çok şeker bir Ahmet Hoca var, 13 yaşından beri cam ile uğraşıyormuş, nasıl da işini severek yapıyor, zaten oradaki eserleri görünce anlıyorsunuz herşeyi. Bir de elinizi uzattığınız her yer cam; havuzdaki balıklar, bahçedeki çiçekler, dış kapının kolu, kafedeki peçetelik, balonlar...

Yedi yıl önce Paşabahçe'nin yeriymiş mekan, kapanınca Cam Ocağı Vakfı olmuş. Üfleme cam yapımını da izliyorsunuz, her ürün doğduktan sonra alkışlamayı unutmayın sakın :)

Zaman öyle hızlı geçiyor ki yakın zamanda yaşadıklarımın bazı karelerini hatırlamakta zorlandım :)

Anı yaşayın lütfen, yarın olmayabilir, sabah uyanamayabiliriz.

Sevgilerimle.

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,

İnci Aral ve Sarı Safran/Kültür - Sanat/milliyet blog



Uzun zamandır yazarlıkla uğraşan biri olarak, son yıllarda edebi dili böylesine zengin bir kitaba rastlamadım. Dilinin biraz ağır olduğunu bildiğim usta yazar İnci Aral'ın kitabını aldım geçenlerde.

Dili bir cambaz ustalığında ve büyük bir titizlikle kaleme almış. İnsanı içine çeken, okurken kişide derinlemesine izler bırakan ve her cümlenin ardından bildiklerini insana yeniden gözden geçirten usta bir kalem.

Yazarlık sadece edebi bilgilerin toplamından oluşan bir kavram ya da uğraş değil. Her meslekte sadece kendi ihtisasınızı iyi bir şekilde yapmanız yeterli olabilir ama yazarlık her konuda bilgi isteyen ender mesleklerden. Yine burada da ustalığını görüyoruz yazar İnci Aral'ın.

Bir çok insanın yazar sıfatını kolaylıkla aldığı bir dönemde bu kitabı okuyup bir kez daha düşünmesini istiyorum. Bir kitapta konu basit bile olsa, o konuyu usta bir dil cambazlığıyla basitlikten kurtarıp kalitesini yükseltmek mümkün.

Anlaşılmamak bir sanat değil ve her zaman sanat toplum içindir bence. Sanatı topluma indirgemek işin kolay yönünden çok okura bir hizmet vermektir. Eğitimi her ne olursa olsun okumaya mesai harcayan ve değer veren herkesin bu kitabı edinip dilimizin ne kadar geniş ve zengin olduğunu görmesi gerekir.

İyi okumalar...

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,

Hollywoodland filmi/Kültür - Sanat/milliyet blog



Hollywood' da yaşamak sizi ünlü yapabilir, ölmekse efsane!!
Bu yılki İstanbul Film Festivali' nde Türk izleyicisiyle buluşan Hollywoodland
filmi 2006 yılı ABD yapımı. The Sopranos ve Sex and the city dizilerinin ünlü
yönetmeni Allen Coulter yönetmiş filmi. Senaryo yazarı ise Paul Bernbaum.

Film 126 dakika sürüyor.

Oyuncular; Piyanist filmiyle Oscar alan Adrien Brody, Diana Lane, 2006
Venedik volvi kupasi en iyi erkek oyuncu ödülü alan Ben Affleck ve Bob
Hoskins.

Olaylar gerçek hayattan alınmış. Superman' i canlandıran ünlü aktör George
Reeves' in 1959'da intihar ettiği duyulur. Ancak annesi buna inanmaz ve özel
dedektif tutarak olayın aydınlanmasını ister. Louis Simo, yani dedektif, cinayetten
kuşkulanmaktadır. Superman'in hayatını arastırdıkça kendini ilginç ve karışık olayların
içinde bulur.

Superman' in hayatı ve dedektifin yaşadıkları içiçe gösteriliyor izleyiciye.Olay,
gerçek hayattan olduğundan sanırım, merakla izlenebilecek bir film diye düşünüyorum.
Dedektif rolünde A.Brody ve Superman rolünde B.Affleck fena değil.
Çok fazla beklentiye girmeden izlemelisiniz.
İyi seyirler.

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,

Eşek arıyorum Eşek/Kültür - Sanat/milliyet blog



Eşek çilekeş bir hayvandır; yüzyıllarca insanları sırında taşımış, yüklerine hamallık etmiş ama gene de yaranamamıştır hiç kimseye. Adı hakaret amacıyla ağza alınmış, çaptan düşünce boşuna yem yiyip de bütçemize yük olmasın diye sokağa atılmış ya da kasaplara satılmış, etinden sucuk yapılmıştır. Oysa davranışlarıyla insanlara ders veren, baş
 üstünde gezdirilmesi gereken evcil bir hayvandır o. Birkaç eşek fıkrası anlatalım da anlayın değerini, önemini ve de gereğini...

İncili Çavuş sağda solda, “Benim eşeğim padişahtan daha akıllı” der dururmuş. Bu padişahın kulağına gitmiş, onu makamına çağırtıp bir güzel haşlamış, öfkeyle; “Eşeğinin benden daha akıllı olduğunu kanıtlayamazsan vurdururum kelleni!” diye bağırmış.

İncili Çavuş, “Şimdi anlatacağım padişahım, demiş. Eşeğim geçenlerde taşlı yoldan geçerken az kalsın uçuruma düşüyordu. Bu ona ders oldu. Bir daha o yoldan geçiremedim kendisini. Oysa siz merhum babanızın geçtiği taşlı dikenli yollardan geçmeye devam ediyorsunuz. Onun başına gelenlerden hiç ders almıyorsunuz. Elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin bakalım. Bu durumda eşeğim sizden daha akıllı sayılmaz mı?”

Padişah söyleyecek söz bulamamış ve çavuşu salıvermiş.

Bir başka eşek ırmaktan geçmek üzereyken akrep kendisini de karşıya geçirivermesi için yalvarmış. Eşek, “Geçirmesine geçiriveririm de, ya yolda beni sokarsan?” diye konuşmuş. Akrep böyle bir şey yapmayacağına söz vermiş ve eşeği kandırmış ama karşıya geçerlerken kıyıya varmaya az bir zaman kala eşeği sokmaya hazırlanmış. Eşek onun bu kötü huyunu bildiği için yan gözle onu gözetliyormuş. Akrebe, “hayrola, ne yapıyorsun, sen yapılan iyiliğe böyle mi karşılık verirsin?” diye sormuş.

Akrep, “Ne yapayım, huyum bu. Vazgeçemiyorum bir türlü. Kusura bakma” diye boynunu bükmüş. Eşek, “Asıl sen kusura bakma” diyerek birden suyun içine dalıvermiş. Akrep de bir şey yapamadan boğulup gitmiş.

Bu tür fıkralar, ders verici öyküler insanlarımızın aklını başına getiremiyor bir türlü. Padişahlıklarını(!) sürdürüyorlar, gittikleri eğri yoldan vazgeçemiyorlar; akrepleri sırtlarında taşıyorlar; o kadar dert yandıkları, yaka silktikleri politikacıları getiriyorlar; Rabbena hep bana diyen liderlerden medet umuyorlar. Takım tutar gibi parti tutuyorlar...

Bu yüzden onlardan umudumu kestim. İncili Çavuş’un eşeği gibi bir eşek arıyorum.

Eşek arıyorum ama sırtına binenlere izin veren, omuzlarındaki yükü gık demeden taşıyan eşeklerle işim yok ha! Onlardan bol ne var ki...

Aradığım eşek, fıkralardaki eşek gibi olsun, verilen öğütlere kulak tıkamasın, yorgan döşek yatmasın. Gözlerini kapayıp vazifesini yapacağına, gözlerini açıp gerekeni yapsın.

Böyle bir eşek bulursanız bana haber verin.

Erhan Tığlı

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,

Sanatın melekleri/Kültür - Sanat/milliyet blog



Sanat, insanla birlikte var olmuş, belki de din kadar eski bir olgudur.

İlk insan mağarada yaşarken, günlük yaşamını duvarlara yansıtmıştır.

İlk insanların mağara duvarlarına sanatsal kaygılarla resim yaptıklarını düşünmek gerçekçi bir yaklaşım olamaz.

Onların yaptığı, kendi güçlerini aşan doğa olaylarını defetmek, güçlü av hayvanlarını alt etmenin gururunu ölümsüzleştirmek.

Yâda bundan sonraki avlarının, ürünlerinin daha verimli ve bereketli olması içindir kuşkusuz.

İnsanla var olan sanatın, doğal olarak insandan izler, parçalar taşıması gayet doğaldır.

Hem sanat üstüne bazı görüşler, sanatın bir yanının insana, öbür yanının topluma ait olduğunu söyler.

Hangi sanat toplumdan, insandan ayrı irdelenebilir. Nasıl ilk insanların mağara duvarlarındaki izlerinden geçmişin izleri sürülürse, günümüz ve daha öncesi sanatçıların yapıtlarında da yaşadıkları zamanı anlamak mümkündür.

Sanat toplum için mi, yoksa sanat, sanat için midir tartışması hep yapıla gelmiştir. Bizce her ikisi de doğrudur.

Sanatçı doğal olarak içinde yaşadığı toplumdan hem etkilenecek, hemde toplumu etkileyecektir. Toplumu etkilemek adına sanatsal kaygıları göz ardı etmesi bir sanatçıdan beklenmesi gereken en son tutum olmalıdır.

Sanatçı yaşadığı toplumdan elde ettigi veriler, kendi hayalgücü ve yeteneklerini harmanlayıp, yeni değerler sunar topluma.

Hayalgücü sırf sanatçı içinmi olması gereken bir olgudur? Doğal olarak hayır... Aynı hayalgücü sanatçının eserleri karşısında, toplumdaki bireylerden de beklenmelidir. Bazı sanatçıların yaşadıkları zamanın, toplumunca anlaşılamama nedeni bence budur. Zaman zaman içinde yaşadığı topluma ters düşer sanatçı, yapıt ve söylemleri ile.

Unutmayalım ki sanatçı hem yaşadığı zamana, hemde daha sonraki zamanlara hitap edebilen ender kişidir. Öyle olmasalardı sanatçı olamazlardı zaten.

“Görünen bütün evren bir imalar ve işaretler sergisidir; hayalgücü bu ima ve işaretlere izafi bir değer verir. Hayalgücü bunları sindirmek başka biçimlere sokmak zorundadır. İnsan ruhunun melekleri hayalgücünün buyruğu altında ve ona bağımlıdır.

Baudelaire.

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,

Sandık/Kültür - Sanat/milliyet blog



Bir türküde, “Sandığımı açamadım/ Çeyizimi saçamadım/ Yazık olsun gençliğime/ Bir kız alıp kaçamadım” diye hayıflanılıyor. Ben de, yazık olsun vatandaşlığıma, iyi bir milletvekili seçemedim, diyerek sandıklı laflar, söz ve deyimlerle oyalanıyorum. Sandıklı diye bir ilçemiz vardır. Kızların çeyiz sandıkları ünlüdür. Bu sandığa kızların evlendikten sonra kullanacağı eşyalar konulur. Analar kullanmaya kıyamadıkları el emeği, göz nuru oyaları,
 elişlerini, nakışları sandığa kaldırırlar. Kız evlenir, çocukları olur ama bunların çoğunu orta yerde eskitmek istemez, o da kızına çeyiz olsun diye sandıkta saklar. Sandık ayrıca değerli eşyaların, malzemelerin konulduğu bir yerdir.

Anadolu’nun kimi köylerinde kızlar, beğendikleri gençleri eve çağırırlarmış. Muhabbetin en tatlı yerinde bir gürültü olur, kız telaşla ayağa fırlar, “Bizimkiler geldi galiba. Seni burada görmesinler, fena olur. Çabuk şu sandığın içine gir. Ben onları geri yollayıncaya kadar sakın dışarı çıkma” dermiş. Oğlan sandığın içine girince üstüne oturur, akrabaları ve nikah memuru gelinceye kadar kalkmazmış. Sandıktan hep politikacı çıkmaz ya, arada sırada damat çıkar böyle... Sandıktan çıkmak denilince ünlü politikacı Süleyman Demirel’in, “Biz sandıktan çıktık” deyişini anımsadım. Sandıktan çıkan politikacılar kızımızla evlenmek yerine anamızı ağlatmaya çalışıyorlar nedense...

Eskiden tulumbacıların yangın söndürme sandıkları olurmuş. İşte türküsü: “Sandık sandıklar içinde sandığımız var/ Hazreti Mevla’ya yalvarmamız var/ Beyoğlu’ndan çıktım, koptu kıyamet/ Galata’ya varınca oldu selamet/ Hurşit Reis sandık sana emanet...”

Sandığın ne önemi olacak deme. Daha ne sandıklar var ne sandıklar! Emeklilerin emekli sandığı, langırt köy sandığına diye esprisi yapılan köy sandığı, ayrıca memurların çeşitli yardım sandıkları bulunur. Eski evlerdeki sandıklar bir çeşit kasa gibidirler; eşyalardan başka para, mücevher de saklanır oralarda. Kuru yiyeceklerin bile konulduğu olmuştur...

Gelelim en önemli sandığa. Seçim sandığı ortaya dört beş yılda bir çıkar ama vatandaşın kader sandıklarıdırlar. Her zaman ele geçmez kaderini değiştirme fırsatı. İyi düşünmeli, sandığa oyunu atarken dönen oyunları, çevrilen dolapları akla getirmelidir. Yoksa, “Adamı derdimize derman olur sandık, sandıktan çıkardık. Lafla peynir gemisi yürütmekten başka hiçbir iş yapmadı. Tatlı vaatlerine kandık, aldandık; bir lokma, bir hırka yaşamak zorunda kaldık. Eski günleri özlemle andık, mumla aradık, ekmeğimizi gözyaşımıza bandık. Yandık Allah’ım yandık!” diye feryat eder dururuz.

Sandık deyip geçme, sandığın işlevini küçümseme. Onun sayesinde dolar umut küpümüz, onunla akar geçim çeşmemiz.

Erhan Tığlı

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,


Değerli blog yazarları.../Kültür - Sanat/milliyet blog



Günümüz dünyasında yazılması gereken o kadar çok şey var ki, hiçbir yazar konu sıkıntısı çekiyorum diyemez. Yapmamız gereken tek şey çevremize bakmak, gördüklerimizi mantık ve yürek süzgecinden geçirerek kâğıda dökmek.

Her yazarın belli biz çizgisi. dünya görüşü ve bir duruşu olması gerektiğine inanıyorum. Fikirlerinden, kişiliğinden, çizgisinden ödün verdiği anda kendisi olmaktan çıkacak ve başka bir fikrin egemenliği altına girecektir. Belli bir yere gelmiş insanların birçoğu bu değişimi göze alamazlar. Yaşadığımız çağdaki olumsuzlukları, haksızlıkları, yanlışlıkları görüp de sessiz kalmak olası değil. Birçoğumuz bulunduğumuz konum ve üstlendiğimiz görev itibariyle içimizden geçenleri yazamıyoruz. Çizgimizi değiştirmek ve başka alanlara kaymak da bize ters geliyor. Popüler olmak, çok okunmak ve çok yorum almak gibi bir derdimiz de yok. Bazıları gibi bu işi desinler diye değil, toplumu aydınlatmak, gerçekleri göz önüne sermek, ezilenin sesi, mazlumun savunucu olmak için, dillendirilmesinde yarar gördüğümüz konuları içimizden geldiği gibi yazmaya çalışıyoruz.

Bazı blog arkadaşlarımdan, “Yaşlı Söğüt Ağcı” adlı öykünün devamını yazmam konusunda mesajlar alıyorum. Açıkçası bu ilgi beni memnun ettiği gibi, biraz da sıkıntıya sokuyor. Öykünün devamını bekleyen arkadaşlarımdan özür dileyerek biraz zaman istemek zorundayım. Elimde yarım kalan ve bitirmek zorunda olduğum bir çocuk romanı var. Onu bitirir bitirmez yazacağıma söz veriyorum.

Sevgi ve saygılarımla…

Turgut Erbek

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,

Zevkler ve müzikler tartışılır/Kültür - Sanat/milliyet blog



Beğeni sözcüğü, “güzel veya çirkin yargısını verdiren duygu, zevk” veya “güzeli çirkinden ayırma yetisi, zevk, gusto” şeklinde açıklanıyor.[1]

İnsan tensel ve tinsel bir varlık olduğuna göre, zaman içindeki her ikisi de (tensel-tinsel) değişecek ve gelişecek. Bu gelişme, aynı zamanda zevklerin-hazların da gelişmesidir.

Varolan kültürel değerler ayrı bir şey, bu değerlerin ayrımına varıp kendine özgü değerler oluşturmak ayrı bir şey. Ancak, bununla da kalmayıp, kendi özgün değerlerini üretebilmek gerek.

Klasikler ise, zaten çağlar boyu değerlerini koruyanlardır. Onlara ulaşabilmek için de bile devingen bir yapıya gereksinme vardır.

Halbu ki ‘yaygın kültür-sanat’, sanki bunların hiç biri yokmuş gibi insanları etkiliyor, yaşamlarını belirliyor. Yanıt, sanat psikolojisinde:

“Biyolojik yaşımızla orantılı olarak, hem akıl yaşımız, hem de duyusal algılarımız değişmekte ve gelişmektedir. İçinde yaşadığımız yakın ve uzak çevremiz de gün be gün farklılaşmaktadır. Böylesine devingen bir ortamda, beğenilerimizi durağanmış gibi düşünmek, onun da değişebileceğini hesaba katmamak, yaşamın en büyük yanılgılarından biri olur ve bunun zararını da en çok sanat görür.”[2]

TV’de izlenen kültür-sanat programları, yarışmalar vs. bu kaygıların oldukça uzağında değil mi?

Söze yine sanat psikolojisiyle devam edelim:

“Duygusal gereksinimlerimiz değişir; hem onu uyaran, hem de onu doyuma ulaştıran değişir. Bu bir doğa yasasıdır, ya da doğa yasası gibidir.”[3]

Sanki nedense, duygusal gereksinimlerimiz, hem onu uyaranlar hem de doyuma ulaştıranlar da değişmiyor?

Bu süreçler tarım toplumlarında ağır, sanayi toplumlarında daha mı hızlı ilerliyor?

Bizdeki değişim süreçlerinin ağır ilerlemesi nedenlerinin önemli bir bölümünü, buralarda aramak gerek.

Adını koyarak söylersek, bir türlü tarım toplumundan sanayi topluma geçememiş olmamız veya belki bir oranda kentleşmiş ama kentlileşememiş olmamız asıl neden.neden galiba!

Bir türlü “beğeninin bir görgü, bir bilgi işi olduğu, bir kültür sorunu olduğu…” [4] -bilerek- anlaşılamıyor sanki.

Sözü yine sanat psikolojisiyle noktalayalım. S. M. Erinç güzel cümleleriyle şöyle açıklıyor, “zevkler de müzikler de tartışılır”ı:

“Zevki mutlakmış gibi düşünmek, olsa olsa bağnazlık olur. Zevk, ancak hazla hoşlanmaya oranla daha uzun ömürlüdür ve onlara oranla daha fazla kişilikle bağlantılıdır. Fakat kişiliğimizde gözlenebilen her değişme, özellikle olumlu her değişme zevkimizi de etkiler ve böylece sanattaki seçiciliğimiz de değişir.”[5]

[1] TDK Sözlük

[2] Sıtkı M. Erinç, Sanat Psikolojisi'ne Giriş, Ankara: Ayraç Yayınevi 1998, s. 73.

[3] A.g.e. s. 73

[4]A.g.e., s. 72.

[5] A.g.e., s. 129.

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,

Niçin barış?/Kültür - Sanat/milliyet blog



Barış kelimesi genel anlamda düşmanlığın olmaması anlamında kabul görür. Başka bir anlatımla kötülükten, kavgalardan, savaşlardan kurtuluş; uyum, birlik, bütünlük, sükûnet, sessizlik, huzur içinde yaşamak olarak da tanımlanabilir. Türk Dil Kurumu'na göre barış; uyum, karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile oluşturulan ortamdır.

Barış; savaşın, kavganın, kinin, nefretin olmadığı, sevgi filizlerinin yeşerdiği yelerde gelişir. Güzel ortamlarda büyür. Nezih ortamlarda dal budak salar. Tarihe geri dönüp baktığımızda insanlığın hafızasını etkileyen en önemli şeylerin barış değil de savaşlar olması dikkat çekici bir durumdur. Bireyden devlete kadar uzanan çizgide, “güç ve iktidarı” ele geçirmek adına yapılagelinen şeyler ne üzücüdür ki şiddet eylemi gerektiren aksiyoner çalışmalardır. Bu yüzden insan ve insanın değeri için barış adına ne tür çalışmalar yapılsa az bile kalır.

Son yüzyıl içerisinde bile aklımıza takılanlar arasında sulh ve barış damlalarından çok dünya savaşları, soğuk savaşlar ve kapitalizmin vahşi boyutu çerçevesindeki gelişmeler yer almaktadır. Bu nedenler geçmişte, günümüzde ve gelecekte olduğu gibi şuan en çok ihtiyaç hissedilen ve gereken “barıştır”.

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,

Tarihten günümüze barış çağları/Kültür - Sanat/milliyet blog



İlkçağda, peygamber-sultan Hz. Davut ve Hz. Süleyman dönemlerinde barış ve adalet hüküm sürmüştür. Genel olarak savaş ve huzursuzluk kaynağı olan, zorbalık yapan kavimler Hz. Davut döneminde durgunlaşmış, Hz. Süleyman döneminde de tamamen zararsız bir hal almışlarsa da Hz. Süleyman’ın vefatıyla tekrar eski hallerine dönmüşlerdir.

Barış ve hoşgörünün tarihi gelişimini ele aldığımız zaman başlangıcının ne zaman olduğuna kesin bir kanaat getiremeyiz fakat şunu söyleyebiliriz ki barış ve hoş görü birbirinden ayrılmaz kavramlar olduğunu ve insanların neolitik çağda yerleşime geçmesiyle birlikte birbirleriyle olan ilişkileri arttığı için barış ve hoşgörünün de bu zamandan sonra arttığını söyleyebiliriz. Örnek olarak Hititler ile mısır arasında yapılan Kadeş Barış Antlaşması’yla iki devlet arasında barış antlaşması yapılmamıştır. Bu antlaşma tarihteki ilk yazılı antlaşma olmasının yanında ilk barış antlaşması olması yönüyle de önemlidir.

Ortaçağ denilince bizim coğrafyamızı ilgilendiren Ön Asya ve Avrupa coğrafyası açısından iki farklı dünya göze çarpar. Bunlardan biri; kültür ve medeniyet konusunda ileri giden, zenginliği ve medeniyeti ile bireye verilen değeri açısından dünyaya nam salan İslam Dünyası’nın zenginlikleridir. Bir diğeri ise skolastik düşünce içerisinde kıvranan kilise ile feodal beylerin tahakkümü altında ezilen Avrupa’dır.

Bu durumun en açık göstergesi olarak; Kudüs’ü hedef olarak gösteren Haçlı Avrupa’sının asıl amacının İslam Dünyası’ndaki zenginlikleri ele geçirebilme hedefleri olarak gösterilebilir. Nitekim Haçlı Seferleri sonucunda, Avrupa’nın İslam topraklarını işgali ve tanıma sonrası kültürel, ekonomik ve ticari olarak harekete geçerek Yeniçağ Avrupa’sı için zemin oluşturması gösterilebilir.

Yeniçiğda da Osmanlı Devleti fethettiği topraklara kuruluşundan itibaren uyguladığı barış ve hoşgörü politikası sayesinde asırlar boyu sorunsuz bir şekilde hükmetmiştir. Ankara Savaşı(1402) sonrasındaki fetret devrinde Balkan ülkelerinde hemen hemen hiç toprak kaybedilmemesi hatta herhangi bir ayaklanma dahi çıkmaması Osmanlı’nın barış ve hoşgörü politikasının bir sonucudur. Daha sonraları da başta İstanbul’un fethinde olmak üzere pek çok dönemde barış politikası izleyerek bunun verimini de almıştır.

Yakınçağda ise çeşitli zamanlarda barış ve hoşgörü gündeme gelse de hiçbiri Türk İslam devletlerinin uyguladığı barış ve hoşgörüye ulaşamamıştır. Sorunlar genel olarak savaş ve şiddet yoluyla çözüme kavuşturulmaya çalışılmış fakat gelinen nokta ve alınan sonuçlar, eskisinden daha fazla problemi de beraberinde getirmiştir.

Bu durumun bir tezahürü olarak dünyamızın farklı kıtalarında, farklı ülkelerinde ve farklı noktalarında cereyan eden savaşlar ve çatışmalar örnek olarak gösterilebilir. Tek kutuplu dünyada egemen güçlerin barış, demokrasi ve hoşgörü göstermek amacıyla işgal edilen ülkeler ve ezilen halklar amaca ulaşamamanın bariz göstergelerindendir.

Tüm bu olanlara rağmen barışa ulaşmak adına en pasif dönem çağımızdır. ne dersiniz; barış kelimesinin ağızlara sakız edidiği günümüzde biz barışın neresindeyiz acaba?

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,