Bayram Cigerli Blog

Bigger İnfo Center and Archive
  • Herşey Dahil Sadece 350 Tl'ye Web Site Sahibi Ol

    Hızlı ve kolay bir şekilde sende web site sahibi olmak istiyorsan tek yapman gereken sitenin aşağısında bulunan iletişim formu üzerinden gerekli bilgileri girmen. Hepsi bu kadar.

  • Web Siteye Reklam Ver

    Sende web sitemize reklam vermek veya ilan vermek istiyorsan. Tek yapman gereken sitenin en altında bulunan yere iletişim bilgilerini girmen yeterli olacaktır. Ekip arkadaşlarımız siziznle iletişime gececektir.

  • Web Sitemizin Yazarı Editörü OL

    Sende kalemine güveniyorsan web sitemizde bir şeyler paylaşmak yazmak istiyorsan siteinin en aşağısında bulunan iletişim formunu kullanarak bizimle iletişime gecebilirisni

Paylaşılamayan Müzik/Kültür - Sanat/milliyet blog



Kimi insanın çok hoşlandığı bir ezgi, kimi insana hoş gelmiyor. Eleştiriler, çok zaman kırıcı boyutlarda oluyor. Herkes kendi beğenisinin – hatta, aynı ezginin farklı yorumlarını bile - en güzel olduğunu söyleyebiliyor. İnsanın müzik kültürü nasıl oluşuyor, beğeni neye göre biçimleniyor? Müziği anlamak - müzikten hoşlanmak ne
 demek? Nasıl müzik dinlemeli, dinleyici olma niteliklerimiz neler? Neden müzik dinliyoruz?..

Aristo, kuramında sanat yapıtlarının, aslında bilgi edinmeye yönelik olduğunu söyler. Çünkü izlerken, dinlerken alınan her şey öğrenme amaçlıdır. Öğrenme de insan beyninin en önemli etkinliklerinden biridir. Öğrenme sırasında ulaşılan doyum, aynı zamanda sanat eserini algılarken de duyulur. Sanatın her türünde ve seviyesinde, sanatsal yoğunluk karşısında uyarılan öğrenmek dürtüsü ve güdüsü izleyiciye- dinleyiciye mutluluk verir.

Yaratıcı, yorumcu, dinleyici, izleyici, müzik eğitimcisi, müzik eleştiricisi… müziği oluşturan öğelerdir ve her biri kendi “gücüyle” müziği anlamlandırır. Müziği anlamlandırma gücü de ancak bilginin düzeyi ile gerçekleşir.

“Yapıt bir olgudur. Yaratıcı/sanatçı, dinleyici, eleştirici, bilim adamı başka başka kişilerdir. Her biri yapıtı değerlendirirken, o güne kadar kazandığı bilgi ve önyargılara dayanarak dinleyecek ve değerlendirecektir. Müzik sanatında herkesi doyuracak bir veri ya da yapı bulmak güçtür. Çünkü bilgi düzeyleri farklı olan kişilerin aynı besteciden aynı doyumu sağlamalarını beklemek doğru bir düşünce tarzı değildir. Müziğin duygular üzerinde etkisi düşünülürse pek çok "değerlendirme" yöntemi ve pek çok "sonuç" olacaktır. Birine göre sanat eseri sayılan bir beste bir diğerine göre gürültü sayılabilecektir. Biri eseri sanat yönünden yüksek bulurken, bir diğeri aynı eseri ilkel sayabilmektedir. Birini coşkulandıran bir eser, diğerini üzebilmektedir. (...) Belli bir zaman diliminde kaynaştırma işlevi gören bir beste bir başka zaman diliminde kavga ettirebilmektedir. (...) Herkesi doyuran bir beste olmadığına göre, tek bir yönteme, tek bir üslûba, tek bir felsefeye dayanmak olanaksızdır. Bu nedenle en sağlıklı değerlendirme, değerlendirenin o eser hakkındaki birikimini/bilgisini artırıp, dış etkenlerden arınarak yaptığı değerlendirmedir.”[1]

Eğer ‘beğeni oluşturma’ gibi bir sorun varsa, o da ‘kültür’ sorunudur ve ‘müzik dinleme’den ne anlaşıldığına bağlıdır. Prof. Dr. Ali Uçan dinleyici profillerini –sınırları tam belirli değilse de- şöyle açıklıyor: ‘Müzik dinleyenler’, ‘müzik dinlediğini sananlar’ ve ‘müzik dinler görünenler’.

“Her insan, içinde yaşadığı toplumsal-kültürel çevrede-ortamda, az-çok, müzikle ilişki içindedir, ilişki içinde olduğu müzikten veya müzikli ortamdan etkilenir, etkilendiği müzikten veya müzikli ortamdan hoşlanır veya hoşlanmaz ya da öyle görünür. Her insan müzik dinler, dinlediği müziği algılar, algıladığı müziği anlar veya anlamaz ya da öyle görünür, anladığı müzikten hoşlanır veya hoşlanmaz, ya da öyle görünür. Birçok kişi müziği, anlamak için değil, hoşça vakit (zaman) geçirmek, müzikle zaman geçirmek, müzikle zaman doldurmak için dinler. Birçok kişi müziği anlayarak dinlemenin "nesnesi" olarak değil veya öyle olmaktan çok, ‘geri-plan’, ‘arka-plan’ öğesi olarak kullanır. Bunlar belki de müziği ‘dinleyenler’ değil ‘dinlediğini sananlar’ ya da ‘dinler görünenler’dir.

Öyleyse insanlar ‘müzik dinleyenler’, ‘müzik dinlediğini sananlar’ ve ‘müzik dinler görünenler’ olmak üzere üç kümeye ayrılabilir. Ancak, ne var ki insanları bu özellikleriyle ayırdedebilmek, birbirinden ayırabilmek çoğu zaman kolay değildir. Dinleti (konser) alanlarını, dinleti yerlerini, hatta dinleti salonlarını dolduran büyük yığınları oluşturan insanların birçoğu için orada müzik dinlemek, müziği anlama çabası içinde olmaktan, veya bilişsel, sezişsel, devinişsel ve duyuşsal bir estetik gereksinimi gidermekten çok, belki de (sadece) bir vakit geçirmektir. Sözü edilen ortamlarda insanlardan hangilerinin söz konusu üç kümeden hangisine girdiğini belirlemek kolay mıdır? Aynı durum, kuşkusuz, ‘müzikten anlama’ konusunda da geçerlidir, ya da geçerli olmak gerekir. Müzik dinleyen insanları da müzikten ‘anlayanlar’, ‘anladığını sananlar’ ve ‘anlar görünenler’ olmak üzere üç kümeye ayırmak olanaklıdır.”[2]

Müzik beğenisi oluşturabilme ‘müziği anlama’yla olası. Anlama ise, duygular da işe koşulunca genellikle “hoşlanma” ile karışıyor. Hoşlanma, belirli bir çaba gösterilmeden kendiliğinden de gelişebilen bir şeydir. Anlama ise, o konu ile ilgili bilgi-birikim-deneyim yani ‘bilme’ gerektirir. ‘Bilme’ için öğrenmek, öğrenmek için de programlı eğitim süreçlerine ihtiyaç vardır.

“Hoşlanma, ‘insanın kendine özgü bir yaşam içgüdüsü’dür. Her insan, yapısı ve yaradılışı gereği doğal olarak bir şeylerden hoşlanır. Hoşlanma işgüdüsünün nesnesi ‘müzik’ olduğunda bu, ‘müzikten hoşlanma’ya dönüşür. Genel olarak hoşlanma, ‘doygunluk veren, ılımlı ve sürdürülebilir coşkulanma’ diye tanımlanabilir. (…)

Müzikten hoşlanabilmek için ondan olumlu etkilenebilmek gerekir. Müziğin etkisi, kısaca, ‘müziğin verdiği izlenim’dir. Buna göre müzikten etkilenmek, ‘müzikten izlenim edinmek’ veya ‘müzikten izlenimlenmek’ demektir. Genel olarak müzik, insanı, ‘varlığı’ ve ‘niteliği’yle etkiler. Öyleyse müziğin insan üzerindeki etkisini, temelde, ‘varlık etkisi’ ve ‘nitelik etkisi’ olmak üzere ikiye ayırmak olanaklıdır. Müziğin bir insan üzerindeki etkisi sadece ‘varlık etkisi’yle sınırlıysa ve o insan müzikten sadece bu etkiye bağlı olarak hoşlanıyorsa, müziğin sadece ‘varlığında hoşlanıyor’ demektir. Müziğin sadece varlığından hoşlanan bir insanın ‘müzikten anlama’sı (pek) söz konusu olamaz. Böyle bir durumda insan ‘müzikten’ ya da ‘ortamdaki müzikten’ değil, (daha çok) ‘müzikli ortamdan’ ya da ‘müzikli ortamın niteliğinden’ anlıyor demektir.”[3]

Günümüzün ‘yaygın genel müzik algılaması’, müziğin alabildiğine –hatta zorlamayla- ticarileştirilip yaygınlaştırıldığı alanlardadır. Müzik diye algılanan da ‘müzikli ortam’ oluyor.

Yazının ilk paragrafındaki soruların yanıtları, birçok yerde aranabilir. Aranacak yerlerin başında ‘insan, toplum, kültür sanat, müzik’ ilişkisi gelmeli, sonra da ‘eğitim/eğitimsizlik sorunu’. Eğitimin yetersiz olduğu yerde kargaşa olması doğal bir gelişme. Ülkemizde de müzik, bu kargaşa ortamından yeterince payını alıyor ve herkesin müziği ‘en güzel’ oluyor. Müzik ‘paylaşılamıyor’.

[1] Ayten Kaplan, Kültürel Müzikoloji, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2005, s. 65.

[2] Prof. DR. Ali Uçan, MÜZİK EĞİTİMİ Temel Kavramlar-İlkeler-Yaklaşımlar ve Türkiye'deki Durum, Evrensel Müzikevi, Ankara, 2005 (3. Basım), s. 118.

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,

Seyirlik müzik/Kültür - Sanat/milliyet blog



Uzun süredir -haber kanalları dışında- televizyon izleyemiyorum. Hissettirmeden “Öldüren Eğlence”[1], gerçekten öldürüyor (!) galiba.

Müzik-eğlence ve magazin programları, dizi filmler, klipler vs… ve hepsi birbirine iyice benzedi. Yaşam alanlarımızı sarmaladı,
 onlardan kaçmak mümkün değil. Televizyon kanallarının sınır tanımayan ‘ticari kaygılar’ı daha fazla zamanlarımıza egemen oldu, yeni ‘müzik kültürü’müzü belirledi. ‘Söz’e dayalı olan ‘müzik kültürümüz’ 1980’lerden sonra, iyice görselleşti. Popüler kültür, müziği hızlı tüketimin içine aldı. Toplum müziği dinliyor; el çırpıyor, eğleniyor. Hatta, en hüzünlü ezgilerde bile eğleniyor!

Klipleri yapılan şarkılar her yaş grubuna sesleniyor. Hem görsel, hem de işitsel olarak algılanması çok kolay olan bu şarkıları, yetişkinler kadar çocuklar da bu hoşlanarak, dinliyor-izliyor.

İzleyici / dinleyiciler bu kargaşada, müziğin düzeyini sorgulamıyor-sorgulayamıyor. Sıtkı M. Erinç, kültür endüstrisinin ticari anlayışını şöyle açılıyor:

“Kültür endüstrisi, hoşluk yaratan her şeyi sanat sayar, sanat diye piyasaya sunar, fakat sanat alanının esas sorusuna; 'Ne Kadar Sanat' sorusuna hiç eğilmez, hatta bu soruyu örtbas eder, akıllardan silmeye uğraşır. Başarır da... Kültür endüstrisi için kazanç sağlanabilecek her yol mubahtır.”[2]

Hal böyle olunca, yetişkinlerin ve çocukların ‘beğenileri’ ve ‘beğeni düzeyleri’ sığlaşıyor.

‘Beğeni’ sözcüğünü TDK Sözlüğü “Güzeli çirkinden ayırma yetisi…’ olarak tanımlıyor. Güzel-çirkin ayrımına varabilmek için de ‘bilgi-birikim’ gerek. Bu da uzun ve zahmetli bir süreç gerektiriyor. İşin çok daha kolayı bir yolu var ‘hoşlanmak’.

Artık, anlık hoşlanmalar ‘beğeni’ olarak kabul görüyor-gördürülüyor.

Anlık zamanlarda hafızalara kazınan işitsel ve görsel ‘hoşlanma kalıpları’, giderek bireylerin-toplumun ‘müzik kültürü’ oluyor.

Artık müzik seyirlik bir şey!!!

*****

[1] Neil Postman, Öldüren Eğlence, Ayrıntı Yayınları, Çev: O. Akınhay, İstanbul, 1994.

[2] Sıtkı M. Erinç, Kültür Sanat Sanat Kültür, Ütopya Yayınları, Ankara, 2004, s. 74.

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,

Tiyatroda 1 Zamanlar.../Kültür - Sanat/milliyet blog



Hepimizin hayatı kotarma isteğinin açığa çıktığı, dünyaya zaman aşımına uğramayan izler bırakma çabasının yansıdığı, insanda kendini gerçekleştirme duygusu uyandıran heyecan yüklü bir mucize: Tiyatro. Bu mucize uzun zamandır süregelen tartışmalarla her gün farklı bir hava soluyor. Artık parası kadar konuşuluyor, rakamlarla değerlendiriliyor.

Oysa tiyatro "iki kalas bir heves" macera değil midir? Bunca zaman işin sırrının yetenek ve çalışmanın ötesinde tutku olduğuna inanmıyor muyduk? Bu tutku hayatın tüm zorlamalarına, telaşına rağmen ısrarla sürüyordu. Yıllardır ustaların tiyatro serüvenlerini dinlerken, hayatla yoğrulmuş duyguları sahnede tutkuyla tekrar tekrar pişirdiklerine tanık oluyorduk. Hatta tiyatrocular kendilerini yarı deli saymıyorlar mıydı? Bu cesur delilere şimdi ne oldu da kendilerini paralı pullu bir tartışmanın içerisinde buldular. Sıfırların azaldığını düşünen ve hayıflananlar alkışların da azalacağını mı düşündüler acaba?

Şehir tiyatrolarının bilet fiyat uygulamasını, bu uygulamayı destekleyenleri ve eleştirenleri basından takip etmişsinizdir. Kendi adıma basında sanatın, tiyatronun bu şekilde bile olsa yer almasından dolayı memnuniyetimi dile getirmek istiyorum. Tanrım! İşte tiyatrodan söz ediliyor nihayet. Para nedeniyle olsa bile... Sonunda tiyatro da gündem yarattı, ne mutlu bizlere… Çünkü bu tarz tartışmalar tiyatroyu sanatın objektifinden uzaklaştırsa da insanları yaklaştırıyor.

Çoğu kişi düşük fiyat uygulamasından hala habersiz ve bu tartışmalar süregelip demeçlere yenileri eklenirken bazıları silkeleniyor ve meraklanıp sanat için bir başlangıç oluşturabiliyor. Diğer taraftan tiyatroya ömrünü adamış, her solukta sahneyi düşünen Ali Poyrazoğlu ve Hadi Çaman gibi sahne devlerinin eleştirilerini anlamaya ve kendi içimde ortak bir payda bulmaya çalışıyorum.

Evet tiyatro, her sanat dalı gibi ülkemizde zor icraa edilen, değeri pek de bilinmeyen; hayata kapalı yollarda yürüyen insanların rol ve ahkam kestiği, hayat damarlarının sökülüp atıldığı bir sanat. Tamamen tutku işi çünkü yaşam tuzaklarla dolu ve çok daha fazla para kazanıp, rahat yaşamak varken sahneyi, perdeyi, alkışları tercih etmek çılgınlık gibi geliyor biz izleyenlere, ama hayata bunca zaman önyargılardan uzak, korkusuzca bakan; yaşadığı ülkenin ve insanlarının dokusunu da en iyi bilen onlar, yani akıllı deliler değil midir? Onların endişelerini, sıkıntılarını anlıyor ve adanmış ömürlerinin huzurunda saygıyla eğiliyorum.

Fakat, şu eleştiriye de bir yorum getirmek istiyorum. Bu uygulamaya karşı olanlar, tiyatro ucuzlarsa oyunlar da ucuzlar sanıyorlar. Kalitesiz seyircinin salonları dolduracağı ve tiyatro emekçilerine haksızlık yapılacağı yönünde eleştiriler var. Ne var ki telaşa gerek yok. Mutlaka ki toplanan bir liralarla tiyatrocuların emeği karşılanamaz, zaten o emeğin değeri de ölçülemez. Ayrıca müdavim kesim zaten oyunlara gitmeye devam edecektir, parası azaldı diye gelenler de, bakarsınız tiryaki olur zamanla, belli mi olur? Çünkü tiyatro öyle büyülü öyle ışıltılı ki mutlaka görmeyen gözlerin bile bakmasını sağlar. Bir liralık oyunların kalitesiz olduğu yönünde görüşlere de bıyık altından bir gülücük fırlatabilirsiniz. Kanımca bunu söyleyenler henüz o oyunları izlememişler. Kimse merak etmesin, tiyatrocular, gerekeni hep gerektiği gibi yaparlar.

Örnek olarak Eskişehir'i göstermek istiyorum, şu an gösterimde olan oyunlar 2 yıldır sahnede. Bu uygulama olmadan da salonlar doluydu, bilet bulunmuyordu yine öyle. Demek ki paranın hükmü kalmamış!

Kalite kısmına gelince: "Karmakarışık" isimli bir oyunun yönetmen ve uyarlayanı Haldun Dormen, bunun yanı sıra "Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım", Moliere'in “Tartuffe" ve "Kıyamet Suları" gibi güzel, yerli ve yabancı bir çok oyun seyirciyle buluşuyor. Yani kalitede herhangi bir düşüş söz konusu değil.İzleyenler az parayla da çok güzel işler yapılabileceğini görüyor ve paranın eksikliğini alkışları sayesinde aratmıyorlar.

Bu uygulama özel tiyatroları zor durumda bıraksa bile hepsi aynı denize dökülen nehirlerdir. Ben de oyuncu olsaydım şehir tiyatrolarında, bir liraya oynardım. Tutku, parayla ölçülemez çünkü.

Oyun biletleri ucuzlarken oyunlar kalitesini koruyor.
Gönlünüzü ferah tutun...

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,


Konser sezonu sona ererken/Kültür - Sanat/milliyet blog



Antalya Devlet Senfoni Orkestrası, 6 Ekim 2006 da Atatürk’ün 125. Doğum Yılı kutlama konseriyle başladığı ‘konser sezonunu’ 25 Mayıs 2007 Cuma günü ‘Bahar Konseri’yle sonlandırıyor.

ADSO sezon boyunca 31 konser gerçekleştirmiş olacak.
Bunların 24 ü AKM de, 7 konser de Akdeniz Üniversitesi ‘Atatürk Konferans
Salonu’nda verildi.(Sonuncusu veridi varsayılarak)

Antalyalı müzikseverler, tuhaflıklarla dolu bir konser sezonunu geride bırakıyorlar.

En ilginci sezonun tam ortasında (12. hafta) dağıtıla bilinen ‘konser proğramları’nın neredeyse yarı yarıya değişikliklere uğramasıydı.

Bir diğeri konserden bir gün önce, Armoni Mızıkası ortak konserinin gün ve yerinin değiştirilmesi.

Bir başka ilginçlik de Akdeniz Üniversitesi’nde verilen; Ücretsiz ve üniversite personeli ile öğrencilerine ayrıcalıklı bu konserlerde, küçük bir konferans salonunun 1/3 i ancak doldurulabildiğini defalarca gördüm. Konsere, öğretim görevlileri bile katılsa dolabilecek bir salon, sözünü ettiğim yer. Hatta konservatuvar öğrenci ve öğretmenleri (akademisyenler) bile yeterince ilgi göstermemekteler. Oradaki emeğe üzülmemek mümkün mü?

Konferans salonundaki konserlere gidip gelmekte bir başka sorun. Bireysel yakınmamı ADSO müdürü (Ahmet Rahtuvan)ne ilettim. Konser sonrası, özel aracınız yoksa yerleşkeden birkaç kilometre yürüyerek çıkabilmektesiniz...Gece olduğundan, özellikle güvenlik sorunu, bu gidiş gelişin en önemli sorununa dönüşüyor...

Bu yıl için olumlu örnekleyebileceğim bir durum; Türk besteci ve eserlerine yeterli oranda yer verildiğiydi.

Sona eren konser sezonunda dikkat çeken bir başka konu da, dinleyici profilindeki değişiklikti: Konser davetiyelerinin, bir şekilde konuya özensiz kişilerin eline geçtiğini düşünüyorum..Dağıtılan tüm yazılı unsurlarda belirtilmesine rağmen, konser başladıktan sonra salona giriş çıkışlar ve çocuk sesleri, rahatsız edici düzeydeydi.

Bu yazıya konu olan tüm olumluluk ve olumsuzluklar, yazılı şekilde ADSO müdürlüğüne de iletilmiştir. Okurlarla da paylaşmak istedim.Emek veren sanatçılara sezon için teşekkür ederken, yeni sezonun daha başarılı geçmesini dilerim.

Aspendos festivalinin de 'tenzili rutbe' sinde emek sahibi olanları kutlamak!gerekir
Uluslararası festival, şimdilik 'ulusal' hale getirildi. 1. Aşama tamamlandı, 22 Temmuz sonrası, 2. aşamayı yaşama geçirme şansları 'olamasın' dilemekteyim!

Konuyla ilgili bilgi ve gözlemlerimin, bir dinleyici ölçüsünde olduğunun bilinmesini isterim.

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,

İrfan Önürmen'den bir sergi: Kağıt ve tül üzerine../Kültür - Sanat/milliyet blog



İrfan Önürmen’in Pi Artworks Çağdaş Sanat Merkezi’nde 19 Nisan- 9 Mayıs 2007 tarihleri arasında gerçekleşen "Kağıt ve Tül Üzerine" isimli sergisinden oldukça etkilenmem sonucu bu yazıyı kaleme alma ve kendisiyle röportaj yapma fırsatını elde ettim.

Sergi, Önürmen’in 2007 yılındaki kağıt ve tül üzerine karışık tekniklerle işlediği temalardan oluşmaktadır. Tüllerin yoğunlukla beyaz zemin üzerine kullanılması düşle gerçek arası ve çok boyutlu bir izlenim edinmemi sağlamıştır. Sergiyi 3 bölümde ele almak mümkün; birinci bölüm "suçu seyretmek" adı verilen bir seri. Ekranlarda sürekli gördüğümüz suça ait imgelerin üst üste gelmesi ile bizim nasıl edilgen bir konuma sürüklendiğimizi ve olan biteni okuyamaz hale geldiğimizi işaretliyor. İkinci bölümde ise "portreler" adı verilen bir seri yer alıyor. Burada ise kadına dönük şiddet, töre cinayetleri ve sudan sebeplerle katledilen kadınların gazetelerde yayınlanan fotoğrafların katledilme nedenleri ile yeniden tül üzerinde yorumlanması, gösterilmesiyle ilgili, son bölümde ise televizyon görüntülerinden faydalanarak önce tek tek tül üzerine yapılan çizimler sonra da bu çizimlerin üst üste getirilmesiyle, TV formatında sunulan bir seri. Bu seri yine ekrandan akan görüntülerin oluşturduğu imgelerin bizim üzerimizdeki etkisi ile ilgilidir.

Sergi 23 eserden meydana gelmektedir ve serginin "portreler" bölümünde İrfan Önürmen’in öldürülen kadınlarla ilgili tül üzerine yaptığı portresel çalışmalara yer vermesi, toplumsal duyarlılık anlamında da oldukça anlamlı ve düşündürücüdür. Özellikle, kadın portrelerinin tuallerinin çerçevelerinin gazete kağıtlarıyla kaplı olması beni etkileyen önemli ayrıntılardan biri olmuştur.

Serginin mutlaka görülmesini tavsiye ediyorum..

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,

Seçimini iyi yap/Kültür - Sanat/milliyet blog



Seçmek çok düşünerek, ölçüp biçerek yapmamız gereken bir eylemdir. Yiyeceğimiz aşı iyi seçemezsek midemiz bozulur. Evleneceğimiz eşi iyi seçemezsek hayatımız zehir olur. Yapacağımız işi iyi seçemezsek işe giderken ayaklarımız geri geri gider ve mutlu olamayız. Milletvekili, parti seçmek de öyledir. Başkalarının yalan sözlerine, propagandalarına ya da adayların dış görünüşlerine, parlak
 laflarına aldanarak seçim yaparsak başımız ağrır. Politikacıların seçim zamanında hatırımızı sorması kara kaşımız, kara gözümüz için değil, oy içindir. Oyumuzu aldıktan sonra yüzümüze bile bakmazlar. Bunu bilelim, ona göre seçelim. Nasıl karpuzu seçerek alıyorsak bizi yönetecek milletvekillerini de öyle seçelim. Karpuzu yer geçeriz ama politikacıları seçmesini bilemezsek başımızda boza pişirirler yıllarca.

Satıcılar mallarını satabilmek için, “Seç beğen al!” ya da “Seçmece bunlar!” diye bağırırlar. Müşteri iyisini seçeyim derken farkında olmadan kötüsünü de alır.

Seçimi iyi yapma konusunda kısa bir öykü sunmak istiyorum sizlere.

Çok sevilen, iyimser bir insana nasıl böyle olabildiğini sormuşlar. Şöyle demiş:

“Her sabah kalktığımda kendi kendime, bugün iki seçimim var; ya havan iyi olacak ya da kötü, derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü olduğunda da iki yine iki seçimim vardır; Kurban olmak ya da ders almak. Ben, başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana şikayete geldiğinde yine iki seçimim vardır; şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben ikincisini seçerim. Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır; her durumda nasıl davranacağını seçersin. İnsanların senin tavrından nasıl etkileneceğini seçersin; yani hayatı nasıl yaşayacağını seçersin.”

Yıllar sonra bu iyimser kişi soyguncular tarafından kurşunlanmış, hastaneye kaldırılmış. Kurşunlardan bazıları vücudunda duruyormuş ama o gene iyimserliğini yitirmemiş ve kendisini ziyarete gelen dostuna şöyle demiş: “Vurulup yerde yatarken iki seçimim var, diye düşündüm. Ya yaşamayı seçecektim ya da ölümü; ben yaşamayı seçtim.”

Dostu, “Korkmadın mı?” diye sorduğunda şöyle konuşmuş:

“Ambulansla gelen sağlık görevlileri bana iyileşeceğimi söylediler. Ama acil servisteki doktorların ve hemşirelerin bana bu adam ölmüş der gibi baktıklarını görünce korktum. Bir şeyler yapamazsam biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten de. Bir hemşire yanıma yaklaşıp herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu. Evet, var, dedim. Derin bir nefes alarak, kurşunlara alerjim var, dedim. Gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım; ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin, otopsi yapar gibi değil, dedim.”

Seçimi iyi yapmasını bilen kişi kısa zamanda iyileşmiş ve bu özelliği sayesinde uzun yıllar mutlu bir hayat yaşamış.

Halk filozofu Ali Molla, kahvede seçtikleri milletvekillerinden dert yanan, ağzımıza bir parmak bal çaldı ama seçilince bizi unuttu, tuzu kurularla ortak oldu diye dert yanan köylülere şöyle der: “Ben, eşeğimle yolda gelirken eşeğim durdu, hayvan pisliklerini koklamaya başladı. Ben de kokladığı pislikleri heybeye doldurup yesin diye önüne koydum.”

Köylüler gülerek, “Hayvan o pislikleri yer mi be molla dayı?” derler.

Molla başını sallayarak, “Madem yemeyecekti, niye seçti, madem seçti, niye yemiyor?” Diye konuşur. Ne dediğini, ne demek istediğini anlayamayanlara şunları söyler: “Sizinki de o hesap işte. Madem pişirdikleri yemekleri yemeyecektiniz, niye seçtiniz, madem seçtiniz, o zaman önünüze konanları neden yemiyorsunuz? Bir dahaki seçimde dikkat edin de benim eşeğimin durumuna düşmeyin.”

Molla, kendini kolla! Seçimini iyi yap; Ankara’ya gitmesi gerekenleri yolla.

Erhan Tığlı

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat

Silivri kaymakamı ve İnci abla !/Kültür - Sanat/milliyet blog



Sanat ve Kültür Festivali’nin ikincisini yaşadı Silivrililer, 18 -20 Mayıs tarihlerinde…

Geçen yıl ilki yapılmıştı.

Farklı tarihler ve farklı mekanlarda yapılmış olsa da, işin doğrusu ilkinden daha kapsamlı üç gün yaşadı Silivri…

Geçen yıl ile kıyaslamanın bir anlamı yok.
Bu yıla bakılmalı ve gelecek yıla planlar
 yapılmalı…

Başkan Turan ve ekip arkadaşlarını kutlamak gerek. Üç gün de olsa, ressamlar yoğunlukta da olsa ve eserleri izleyen genç insanlar “ Bunları seyretmemiz ile bu adamlar ne kazanıyor?” diyerek etkinliği anlayamamış olmanın dayanılmaz ağırlığını da yükleseler sanatçının üzerine, emek veren herkesi yürekten kutlamak gerek.

Silivri’de, Sosyal Demokrat yönetimlerin beceremediğini beceren muhafazakar yöneticileri ayakta alkışlamak gerek..

Geçen yıl “ Ak Partili bir belediyenin etkinliğine katılmam” diyen sözde aydınlar, bu yıl gelen sınıfının diğer bireylerinden bir şeyler öğrenmişlerdir umarız. Ve umarız bu etkinlik sözde kalmayıp gelenekselleşir, gelecek yıllarda uluslar arası boyutlara taşınır.

Organizeyi yapan ve bu uğurda gecesini gündüzüne katarak büyük çaba harcayan İNCİ ABLA dün gece rahat bir uyku uyuyabilmiştir umarım. Silivri ve Silivrililer ile bir çok sanatçıyı bir araya getiren İNCİ ABLA ile yaptığımız kısa söyleşide kaygılarını dile getirirken, sesindeki endişe titreyişi, seçilmiş ve bürokratların aleyhinde olumsuzlukları yazarsak, bu etkinliğin tekrarlanmasını engellenebileceğini belirtmesinden kaynaklıydı.

Ne acıdır ki haklı!

Halkın aydınlanması bile, seçilmişlerin yada devletin başımıza tayin ettiği, bizlerin vergilerinden “Maaş” denen payı alan, harcadığı mesaiyi yine bizler için harcayan yöneticilerin düşünceleri, kızmaları, mutlu olmalarına bağlı.

Diyeceğim odur ki! İNCİ ABLA ile yaptığımız söyleşide, Etkinliğin kurdelesini kesen ve güzel bir konuşma yapan Silivri Kaymakamı Ali Dursun’un, bazı katılımcı sanatçıların tepkisine neden olan davranışını sorduğumuzda
“ Aman Ömercim ne olur yazma.. O arkadaş işi fazla abarttı. Kaymakam bey’in başka bir açılışa daha katılması gerekiyormuş o nedenle açılış sonrasında gitmesi gerekiyordu. Sayın Başkan ona eşlik etmek durumundaydı. Birlikte gittiler ve sayın başkan sonradan döndü geldi. Tek tek tüm konuklar ile ilgilendi” dedi.

Peki İNCİ ABLA ya Kaymakamımız?

O dönmedi, dönmesi de gerekmiyordu. Başka programı olamaz mı daha önceden planlanmış.. Tüm bunları söyleyebilme şansına sahipken İNCİ ABLA “ Ne olur kötü şeyler yazma” demekle yetindi.

Ben kimim ki Kaymakam ile ilgili kötü şeyler yazayım İNCİ ABLA..
Hem Kaymakam bey, o “ bu adamlar bizim seyretmemiz ile ne kazanıyorlar ki?” diye soran gençler gibi sanatı sevmek ya da anlamak zorunda değil ki! Sonuçta bir insan.. Herkes gibi..
Sevdikleri sevmedikleri olacaktır elbet.

Amaaaa İNCİ ABLA , Silivri’min Kaymakamı, Silivri’m için gelmiş 30 sanatçıyı es geçerek, bir başka yerdeki Urfa türküleri seslendiren sanatçıyı dinlemeyi biraz ertelemeliydi.

Silivri’min Kaymakamı beraberindeki heyet ile birlikte gelen ressamları, yazarları, şairleri, tiyatrocuları tek tek dolaşarak “hoş geldiniz, ne iyi etinizde geldiniz” diyebilmeliydi. Ne kaybederdi ki?

Peki ben bunları yazıyorum diye ne kaybedeceğim? Hiçbir şey..

Silivri, Kaymakam Ali Dursun’un değil; Ali Dursun, Silivri’nin Kaymakamı..

Yani sevgili İNCİ ABLA bize kızabilir, içerleyebilir, hatta polis nezaretinde sorguya bile aldırabilir ama SİLİVRİ’ye yapılacak etkinliği engelleyemez.
Sen canım ablam içini rahat tut. Makama değil şahsa demiştir akrostiş sanatçısı Ayşe Kızıltaş…
Ve denilen denenleri hak etmiştir…

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,

Yok olan el sanatlarımız ve ustaları/Kültür - Sanat/milliyet blog



16 mayıs çarşamba günü canlı yayında Vahe Kılıçarslanın canlı yayın konuğuydum yine. Benimle beraber konuk olan genç bir sanatçıda oradaydı o gün. İnanılmaz performansı ve yanık sesiyle adeta büyüledi herkesi bu sanatçı. Evet ben canlı yayında altın varaklı antika bir sandalyenin döşemesini anlatırken, Sibel Pamuk'ta adeta döktürüyordu. Bir yanda
 genç bir sanatçı, bir yanda antika bir sandalye. Vahe Kılıçarslan'da ise sanat aşığı bir ruh var. Oraya üç tane manken getirip, sansasyon yaratarak reyting peşinde koşmak yerine, genç bir türkücü ve kaybolmaya yüz tutan bir el sanatı için bir şeyler yapmaya çalışıyor.

BBC PRIME' da yayınlanan Antika yolu programının benzerini yapmak için CNN TÜRK'ün genel yayın yönetmeni Sn. Ferhat Boratav ile görüştüğümüzde kendiside böyle bir programın inanılmaz güzel olacağını fakat bu projenin çok geniş tutulması gerektiğini söylemişti. Projenin geniş olması demek sponsor firmanın büyük olması gerektiği anlamına gelmesi demekti. Sn. Ayşe Özgün'le Star Tv de 20 ye yakın canlı program yaptık antikalarla ilgili. Tam rayına oturmak üzereydiki canlı yayın konuklarından birinin enses olayı nedeniyle babası tarafından öldürülmesi sonucu programımız yayından kaldırıldı.

Şimdi başka bir kanalda zaman zaman davet edilerek ESKİ EL SANATLARINI VE ANTİKALARI ANLATIYORUM. Sadece anlatmakla kalmayıp canlı yayında restorasyon da yapıyorum. Yıldız Sarayı' Büyük Mabeyin binasındaki taht ve koltukları restore ettik. Ortağım Hülya Kanatlı ve eski bir sanatkar olan babam Necati Özkaya ile Restore ettiğimiz eserler şimdi Yıldız Sarayı Müzesi'nde sergileniyor. Bu konularda bir çok üniversitede konferanslar ve uygulamalı derslerde verdim.

Şu anda ise kendi sınıfımızda, aralarında üniversitelerde ders veren hocalarında bulunduğu öğrencilerime uygulamalı ahşap restorasyonu ve antika mobilya el cilası (gomalak) seminerleri düzenliyoruz. Yüze yakın öğrencimiz var. Hem öğreniyoruz hemde terapi yapıyoruz. Çöpe atılacak kadar kötü kondüsyonda olan antikaları ve eski eşyaları ilaçlamasından, tamirine, cilasına kadar son haline getirip hayata kazandırıyoruz.

Böylesine zevkli ve sabır gerektiren el sanatlarının kaybolmaması içinde, başlı başına bir tv programı için kolları sıvadık. Fakat reyting almaz korkusuyla hiçbir televizyon program yaptırmaya yanaşmak istemiyor. Bende 10 günde bir çıktığım canlı yayınlarda reyting alsın diye her türlü şaklabanlığı yapmaya çalışıyorum. Gramafon show yaptım. Çıktığım programlarda sanatçılarla şarkı söyledim. Sırf biraz daha ilgi için ve kaybolmaya yüz tutan el sanatları kaybolmasın diye.

Son programımdada vahe ile çekiç elimizde mobilya döşemesindeki yayları çakıp bağladık. Hatta konuk sanatçı Sibel Pamuk bile yardım etti. Bir Tv kanalı çıkıpta, haftada iki gün bir saatlik bir program yap dese neler yapılır neler. Seramikten, altın varağa, oymacılıktan, mobilya restorasyonuna ve döşemesine bir çok el sanatının ustalarıyla inanılmaz gösteriler yapardık. Herşeyimiz gibi el sanatlarımızda küresel kirlenmenin kurbanı oluyor galiba. Bir reyting fırtınası sürüp gidiyor. Haydi hayırlısı.

METİN ÖZKAYA

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,

Portalı olmayan portreler/Kültür - Sanat/milliyet blog




Artık biliniyor; George ORWELL 1984 adlı yapıtında özel yaşamın kuşatılmışlığı konusunda çanlarını yıllar öncesinde çalmış; görüntü ve ses kayıtları, belgeye dönüşen kriminal bulgular, özel yaşam alanı daraltırken; 'otorite'yi sorgulanamaz bir alana doğru
 kaydırıyor.

Kent insanı bu saldırının hızla farkına varıyor; bu nedenle kaldırımda karşısına çıkan kameraya, objektife karşı lal oluyor, saldırganlaşıyor, en naifinden yüzünü kapatıyor, pas geçiyor. Giderek hukuk normuna dönüşmemiş yeni bir kültür oluşuyor kentte.

Kırsal alanda ise henüz bakir, sınırları geniş özel hayat alanı, kamerayı, objektifi 'kendisinden geleceğe iz bırakacak dost' olarak görmesine yol açıyor; kültürel kabul alanı bu olguyla besleniyor.

Objektifi parıldatacak görüntü peşindeyken ben; yaşına inat bir hızla kapıdan fırlayan Ahmet Dede'yi gördüğümde gardımı almaya hazırlanırken ve "n'olacak acaba" sorusunun cengelinin belirsizliğini taşıyor usum.

- "Bi de beni çekive be evlat!"

Ahmet Dede'nin özel alanına objektifi şevkle davet etmesiyle şaşkınlığın son gongunu çalıyor usum. Özel alanda en değerli şeyler paylaşılır; Ahmet Dede en değerli varlığını objektife kayıt ettirmenin telaşıyla bir koşu çekerek getiriyor buzağıyı...

Geleceğe iz bırakmanın sevinciyle görüntüyü izlemeyi de unutuyor, sormuyor; çünkü müteşekkir, borcunu ödemek isteyişinin telaşından...

Öyle ya Ahmet Dede ne bilsindi digital kamerayı, şip şak görüntüyü...

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,


İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım/Kültür - Sanat/milliyet blog



Hep deriz ya yaşarken kıymet bilinmez, ölünce kıymet bilinir. Ya da meşhur sözümüz vardır: " Kör ölür, badem gözlü olur." Bazen bunlar da olmuyor işte. Bugün Aşık Mahsuni Şerif'in ölüm yıldönümü ve hiç bir yerde onunla ilgili haber okumadım. Şimdi bir şiir sitesinde gördüm. Baktım saat 23.33. Henüz gün
 bitmemiş. Daha 27 dakika var. Gençliğimizde türkülerini dinlediğimiz, daha doğrusu doya doya dinleyemediğimiz bir halk ozanımızdı... Zaten onun gibi kaç tane var ki!

Ölümünden birkaç yıl sonra hemen unutuluyorlar. Nur içinde yatsın, toprağı bol olsun!

En çok sevilen ve " Vizontele" filmiyle özdeşleşen bir türküsüyle analım usta ozanı.

Sevgilerimle...

ÇEŞM-İ SİYAHIM

İşte gidiyorum çeşmi siyahım
Önümüze dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir, servetim ah'ım
Karardıkça bahtım karalansa da

Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Sen beni bıraktın ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin dilinde
Güldün Mahzuni'nin berbat haline
Mervan'ın elinde parelense de

Aşık Mahzuni ŞERİF

Blog,Blog Milliyet,Alıntı,Bayram Cigerli,Okunacaklar, bayramcigerli.blogspot.com, Kültür,Sanat,